Küresel rüzgar enerjisi sektörü 2025’te 165 GW’lık yeni kapasiteyle rekor kırdı. Ancak büyümenin coğrafi dağılımı, sektörün önümüzdeki dönemde yalnızca kapasite artışıyla değil; sanayi politikası, tedarik zinciri güvenliği ve enerji stratejileriyle şekilleneceğini gösteriyor. Çin rekor kurulumlarla küresel büyümeyi sürüklerken, Avrupa rüzgarı enerji güvenliği ve sanayi rekabetçiliği ekseninde yeniden konumlandırıyor. ABD’de ise siyasi ve idari kararlar, rüzgar enerjisinde sektörün hızını kesiyor.
Küresel rüzgar enerjisi sektörü, 2025’te tarihinin en güçlü kurulum dönemlerinden birini geride bıraktı. GWEC’in Global Wind Report 2026 verilerine göre dünyada geçen yıl 165 GW yeni rüzgar kapasitesi devreye alındı. Bu seviye, bir önceki rekor yılın yüzde 40 üzerine çıkarken, küresel rüzgar kurulu gücü 1.299 GW’a ulaştı.
Ancak bu rekor, sektörün dengeli ve eş zamanlı büyüdüğü anlamına gelmiyor. Aksine 2025 verileri, küresel rüzgar pazarında ağırlık merkezinin giderek Asya’ya, özellikle de Çin’e kaydığını; Avrupa’nın rüzgarı artık daha belirgin bir sanayi ve enerji güvenliği politikası içinde ele aldığını; ABD’de ise siyasi tercihlerin rüzgar yatırımları üzerinde baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Çin, küresel büyümenin ana sürükleyicisi oldu
2025’teki rekor kurulumda Çin’in payı belirleyici oldu. GWEC’e göre Çin, tek başına 120,5 GW yeni rüzgar kapasitesi devreye aldı. Bu rakam, küresel ölçekte eklenen yeni kapasitenin büyük bölümünün Çin tarafından karşılandığını ortaya koyuyor.
Bu tablo, rüzgar enerjisinde küresel rekabetin yalnızca yeni santral kurulumları üzerinden değil, aynı zamanda üretim kapasitesi, teknoloji tedariki, ekipman maliyetleri ve finansman koşulları üzerinden de şekillendiğini gösteriyor.
Çin’in büyümesi, bir yandan küresel rüzgar kurulumlarını yukarı taşırken, diğer yandan Avrupa ve ABD gibi pazarlarda tedarik zinciri bağımlılığına ilişkin tartışmaları da güçlendiriyor. Türbin, kanat, kule, jeneratör ve bağlantılı ekipmanlarda üretim kapasitesi giderek stratejik bir rekabet alanına dönüşüyor.
Avrupa, rüzgarı sanayi ve enerji güvenliği başlığına taşıyor
Avrupa tarafında rüzgar enerjisi artık yalnızca iklim hedeflerinin bir parçası olarak değil; enerji güvenliği, sanayi politikası ve rekabetçilik başlıklarının merkezinde ele alınıyor.
WindEurope, 2026 Madrid buluşması kapsamında yayımladığı değerlendirmede, rüzgarın Avrupa elektriğinin yaklaşık yüzde 20’sini karşıladığını ve sektörün 2025’te yeni kapasiteye 45 milyar euro yatırım yaptığını belirtti. WindEurope’a göre Avrupa’nın rüzgar değer zinciri, yüz binlerce kişilik istihdamla kıtanın stratejik özerkliğine katkı sağlıyor.
Bu yaklaşım, Avrupa’nın rüzgar enerjisini yalnızca yenilenebilir kapasite artışı olarak görmediğini; aynı zamanda kendi sanayi tabanını koruma ve güçlendirme aracı olarak da değerlendirdiğini gösteriyor.
Fransa’nın açıkladığı yeni yenilenebilir enerji ihaleleri bu eğilimin güncel örneklerinden biri oldu. Fransa, toplam 12 GW’lık yenilenebilir enerji ihalesi başlatırken, bunun 10 GW’lık bölümünü offshore rüzgar projeleri oluşturuyor. İhale yaklaşımında “Made in Europe” vurgusunun öne çıkması, Avrupa’nın yerli ve bölgesel tedarik zincirlerini güçlendirme arayışını yansıtıyor.
Bu nedenle Avrupa’da rüzgar enerjisinin yeni gündemi yalnızca daha fazla kapasite kurmak değil. İzin süreçlerinin hızlandırılması, şebeke yatırımları, elektrifikasyonun artırılması, Avrupa menşeli ekipman kullanımı ve tedarik zinciri güvenliği de sektörün temel başlıkları arasına girmiş durumda.
ABD’de politika freni: Offshore rüzgarda geri çekilme sinyalleri
Küresel tabloda en farklı yönelimlerden biri ABD’de görülüyor. Trump yönetimi, ulusal güvenlik gerekçesiyle bazı kara rüzgar projelerinin onay süreçlerini durdurdu. Özel arazilerde geliştirilen yaklaşık 165 rüzgar enerjisi projesinin geciktiği belirtildi.
ABD’de asıl dikkat çeken gelişmelerden biri de offshore rüzgar tarafında yaşanıyor. ABD yönetiminin iki offshore rüzgar ihalesini sonlandırmak üzere anlaşmaya varması; ABD basınında yaklaşık 885 milyon dolarlık yatırımın fosil yakıt altyapısına yönlendirildiğine yönelik haberleri gündeme getiriyor.
Bu gelişmeler, ABD’de rüzgar enerjisinin özellikle federal politika ve izin süreçleri açısından daha belirsiz bir döneme girdiğini gösteriyor. Offshore rüzgar, yüksek sermaye ihtiyacı, uzun izin süreçleri, tedarik zinciri maliyetleri ve siyasi dalgalanmalar nedeniyle zaten kırılgan bir alan olarak görülüyordu. Son kararlar, bu kırılganlığı daha görünür hale getirdi.
Küresel büyüme sürüyor ancak rota ayrışıyor
2025 verileri, rüzgar enerjisinin küresel ölçekte büyümeye devam ettiğini açık biçimde ortaya koyuyor; ancak büyümenin yönü ve niteliği bölgelere göre farklılaşıyor.
Çin, güçlü iç pazarı ve üretim kapasitesiyle kurulum rekorlarının ana belirleyicisi haline gelirken; Avrupa, rüzgarı enerji güvenliği ve sanayi stratejisinin merkezine yerleştiriyor. ABD’de ise siyasi kararlar ve idari süreçler, özellikle offshore rüzgar tarafında yatırım iştahını zayıflatabilecek bir tablo yaratıyor.
Bu ayrışma, önümüzdeki dönemde rüzgar enerjisi sektörünün yalnızca “kaç GW kapasite kurulduğu” sorusuyla okunamayacağını gösteriyor. Sektörün yeni gündemi; hangi ülkenin ne kadar kurulum yaptığı kadar, bu kurulumların hangi tedarik zinciriyle, hangi sanayi politikasıyla, hangi izin mekanizmasıyla ve hangi enerji güvenliği stratejisiyle hayata geçirildiği olacak.
Türkiye için fırsat penceresi
Küresel rüzgar sektöründeki bu dönüşüm, Türkiye açısından da yakından izlenmesi gereken bir tablo ortaya koyuyor. Avrupa’nın tedarik zinciri güvenliği ve bölgesel üretim arayışı, Türkiye’nin rüzgar sanayisi için yeni fırsatlar doğurabilir.
Türkiye; kule, kanat, jeneratör, bağlantı ekipmanları, bakım-onarım hizmetleri ve mühendislik kapasitesiyle Avrupa’ya yakın bir üretim ve tedarik üssü olma iddiasını güçlendirebilecek konumda bulunuyor. Avrupa’nın “yerli ve güvenli tedarik” arayışı derinleştikçe, Türkiye’nin rüzgar sanayisindeki rolü yalnızca iç pazardaki kurulumlarla değil, ihracat ve değer zincirindeki konumuyla da daha önemli hale gelebilir.
Bu nedenle küresel rüzgar enerjisi sektöründe rota değişirken, Türkiye için temel soru yalnızca yeni kapasite hedefleri olmayacak. Asıl belirleyici başlık, Türkiye’nin bu değişen küresel dengede nasıl bir sanayi, ihracat ve teknoloji konumu alacağı olacak.